doktorkız
05-06-2008, 00:07 AM
ÜREME VE KALITIM KONUSUNDA ÖNEMLİ BİLGİLER
Az gelişmiş canlı türlerinde, iki varlık üremek için birleşince, erkek ve dişinin her biri, yumurtanın meydana gelmesi için gerekli malzemenin yarısını sağlar. Daha gelişmiş türlerde ise söz konusu oluşum daha karmaşık ve değişik bir biçim alır. Eğer erkeğin katkısı, sadece kalıtsal bir katkı olarak sınırlanırsa dişi besleyici maddeyi de sağlayarak erkekten daha fazla bir katkıda bulunmuş olur.
Balık yumurtaları küçük boyda oldukları halde, çıplak gözle görülebilirler; buna karşılık erkeğin tohum sıvısını meydana getiren öğeler, gözle görülemezler. Daha gelişmiş türlere doğru gidildikçe örneğin, balıklardan ve kurbağalardan sürüngenlere, sürüngen hayvanlardan kuşlara geçildikçe erkeğin katkısıyla dişinin katkısı arasındaki farklılaşmanın, giderek daha çoğaldığı görülür.
Canlılar, ne kadar gelişmiş bir aşamaya erişmişse, yavrularının sayısı da o kadar az olur. Balıkların yavruları binlerle belirtilebilecek bir sayıya ulaşır. Doğal koşulların sertliğinin getirdiği ayıklama, balıkların çok sayıda üremelerini gerekli kılmıştır. Bu durum, türün yaşantısını sürdürebilmesi için temel bir koşuldur. Buna karşılık kuşların, yaşantıları boyunca sadece birkaç düzine kadar yavruları olur. Yavruların sayısı yumurtaların boyutu ile ters orantılıdır. Kuşların yumurtaları ne kadar büyükse yavrularının sayısı o kadar az olur. Genel olarak yumurta içinde beslenmeye ayrılmış olan kitle arttıkça erkek üreme hücreleri yani spermatozoitler aynı ölçüde artmaz. Spermatozoitlerin (meni hayvancıkları) sayısı ve boyutu değişiklik göstermez. Balıklardan kuşlara, köpekten insana geçildiği zaman kalıtsal açıdan erkeğin rolü değişmez. Erkeğin rolü kalıtsal öğeleri aktarmaktan ibarettir. Oysa. dişiler, kalıtsal rolleri aynı kalmakla birlikte, gelişmiş türlerde daha az sayıda, fakat daha besleyici yumurtalar meydana getirirler.
Aslında, üreme açısından, henüz farklılaşmaya erişmemiş türler için, erkek ve dişiden söz etmemek doğru olur. erkek ve dişi ayırımı ancak görevlerde bir özellik meydana geldiği zaman bir anlam kazanır. Bu durumda, canlının oluşmasını sağlayan taraflardan biri yavruya kalıtsal öğeleri aktarır, öbürü de bundan başka yavrunun doğum aşamasına erişmesini sağlayan olanağı verir. Ana ve babanın getirdiği katkılardaki bu fark, türlerin yapılarının daha karmaşık bir nitelik aldığı ölçüde çoğalır. Balıktan kurbağaya, kurbağadan sürüngen hayvana doğru olan gelişme, sadece sayısal bir ayrılık gösterir. Yani gelişmiş türde dişi, daha az sayıda yumurta meydana getirir ve yumurtada daha fazla besleyici madde bulunur.
Bazı sürüngen hayvanlarda (örneğin engerek yılanında), sayısal olmayan bir değişikliğin ilk belirtileri ortaya çıkmaya başlar. Anne yumurtaları vücudunda saklayarak onları korur ve çatlama aşamasına gelmelerini sağlar. Bu oluşum, doğurarak üreme aşamasına doğru atılmış ilk adımdır. Kuşlarda dişi, birçok hafta süresince kuluçkaya yatarak yumurtalarını korur ve ısıtır. Bazı teleosteen (gövdelerinde tümüyle kemikleşmiş bir iskelet bulunan balıklara verilen bilimsel ad) lerin de ilginç üreme alışkanlıkları vardır. Söz konusu balıklarda dişi ya da erkek daha önce yumurtlanmış olan yumurtayı tekrar kendi gövdesinde barındırır. Bu durum, yumurtasını karın cebine yerleştiren erkek deniz atında da görülür. Memeli hayvanlarda ise anne artık yumurtayı, yumurtası karnında açılan hayvanların (ovovivipar) dişisinin yaptığı gibi, gövdesinin içinde barındırmakla yetinmez. Yumurtaya kendi kanı tarafından sağlanan besleyici öğeleri ve oksijeni plasenta aracılığı ile geçirir. Bu nedenle artık memelilerde yumurtaların besleyici öğeler içermelerinin bir gereci kalmaz. Bir memeli hayvanın yumurtası, kendisini dölleyecek olan spermatozoit ile karşılaşmadan önce ufacık bir boyuttadır. Döllenmeden sonra, beslenmesi için gerekli maddeler doğrudan doğruya anne tarafından sağlanır. Oluşturduğu artıklar ve karbon gazı da, yine anne tarafından yok edilir. Bu önemli Dir aşamadır; çünkü böylece anne, yavrusuna sürüngenlerde anne karnı tarafından sağlanan korunmanın ya da kuşlarda kuluçka devresi boyunca verilen sıcaklığın çok ötesinde bir yardım sağlamış olmaktadır. Üstelik anne doğumdan sonra da yavrusunu emzirerek besleme görevini, az ya da çok bir süre boyunca daha sürdürür.
Demek ki, memeli hayvanların dişisi annenin doğumdan önce yavruya yardımcı olması açısından en gelişmiş örneği meydana getirir. Bu aşama milyonlarca yıl boyunca gerçekleşmiş olan bir gelişmenin sonucudur. Taşıl (fosil) ların, kanguru ve gagalımemeli (ornitorenk) gibi ara aşamalarda kalmış bazı hayvanların incelenmesi bu gelişim hakkında yeterince fikir vermektedir.
Kanguruda ve genellikle keseli hayvanlarda plasenta yoktur; dölüt dölyatağı mukozası tarafından salgılanan bir sütle beslenir. Bir anlamda zamanından önce doğan yavru kangurunun annesinden ayrı yaşamak olanağı yoktur. Bunun için annesinin karın cebine sığınır ve buradan meme emer. Bu beslenme, kendi kendine hareket edebileceği, bulunduğu yerden başka bir yere gidebileceği güne kadar devam eder.Gagalı memeli adlı memelinin ise daha şaşırtıcı özellikleri vardır. Bu hayvan sürüngenlerle memeliler arasındaki bir aşamada bulunur. Sürüngenler gibi yumurtlar, memeliler gibi yavrularını emzirir.
ERKEĞİN ROLÜ
Kromozomlar deoksiribonükleik asit içeren moleküllerden oluşurlar. Bunlar kalıtsal öğeleri taşırlar. Kalıtsal öğelerin organik proteinlere aktarılması, kalıtsal niteliklerin aktarımını da sağlar.
Erkeğin üretim olayına katılışının, balıklarda olduğu gibi spermatozoitleri çıkartmaktan ibaret olduğu söylenebiIirse de, bu karşılaştırma, sadece fizyolojik inceleme açısından geçerlidir. Gerçekten de erkeğin ailesi ile ilgili davranışları dikkate alınırsa, birbirine çok yakın türler arasında bile önemli farkların olduğu meydana çıkar. Bazı balık türlerinde erkek yavruları gözetir ve savunur. Bazı erkek kuşlar kuluçka devresi boyunca dişinin yerini alarak kuluçkaya yatar ve daha sonra dişinin yuvadaki kuş yavrularını beslemesine yardım ederler. Buna karşılık köpek ya da kedi gibi gelişmiş türlerde erkek, yavrularına karşı ilgisiz kalır. Toplumsal davranışlar açısından, erkeğin etkinliğinin farklılıklar gösterdiği kesin bir gerçektir, fakat söz konusu farklılıklarla türlerin farklılaşmaları arasında önemli bağlantı noktaları kurabilmek olanak dışıdır. Bununla birlikte bu gözlem, türün korunmasında ve yayılmasında, erkeğin rolünün değişmediği ve hep aynı kaldığı anlamına da gelmez. Göz önünde tutulması gereken nokta, bu gelişmenin erkeğin sadece kendi yavrularına farşı değil, türünün tümüne karşı tutumuna ilişkin olduğudur, örneğin tarlakuşu yavrularını sadece beslemekle yetinirken, erkek geyik, sürüsünün dişi geyiklerini ve yavrularını et yiyen yırtıcı hayvanlara karşı savunur. Yine örneğin tarla faresi sürüsünün tümüne ait olacak bir yer için savaşmaktan kaçınmaz. Türlerin büyük çoğunluğunda erkeğin koruyucu rolünü, cinsel ve türemeye ilişkin rolünden ayırmak gerekir. Erkeğin işlevi ailesel olmaktan çok, toplumsaldır. Hatta, örneğin kedi gibi, birlikte yaşama biçimi açısından gelişmiş bir düzene sahip olmayan türler arasında bile erkeğin tutumu dişinin davranışlarından daha farklıdır, hrkek kedi üreme hakkını savunmak için, öbür erkek kedilerle savaşmak, dişisini ele geçirmek, birlikte yaşayacakları yeri elde etmek ve saldırganlardan korumak zorundadır. Yenilen taraf uzaklaşıp gitmek ya da topluluğun dışında yaşamak zorunda kalır. Sözünü ettiğimiz çekişmede, türün yaşantısı için ikili bir yarar görülebilir. Bir yandan türün devamlılığı en güç ve en cesur erkek tarafından
sağlanırken, bir yanda da yenilgiye uğrayanlar başka yerlere göç etmeye zorlanarak türün sürekli olarak daha geniş alanlara yayılmasına olanak hazırlar.
Erkeğin davranışının değişmesi ile, dişinin fizyolojik gelişmesi arasındaki uyum kusursuz bir uyumdur. Gelişmiş türlerde dişi, giderek daha fazla bir ölçüde zamanını işlerine ayırırken, erkekte böyle bir değişme olmaz. Gerçekten de erkek, soyunun üremesi ile ilgili malzemeyi aktarıp, yukarıda belirtilen etkinliği sürdürmekle yetinir. Bununla birlikte bazı omurgalılarda, iki cinsin sayıca dağılımı eşit olduğu halde, dişi tüm yaşantısı boyunca sadece birkaç yüz yumurta oluşturur ve sınırlı sayıda yavru meydana getirir. Kuşkusuz bu gözlem insan türü için de geçerlidir.
Bu yüzden bir dişinin kaybı, türün korunması ve yayılması açısindan önemli bir olaydır. Buna karşılık yerini alacak başka bir erkeğin bulunması zor olmadığı için, bir erkeğin kaybı biyolojik açıdan önemli değildir. Zaten birçok hayvan topluluklarında, dişilere tehlikeli ve güç görevlerin verilmemesi dikkat çekicidir. Bu konuda fareler ilgine bir örnek mevdana getirirler. Canlı bir zekya ve gelişmiş bir toplu yaşama düzenine sahip olan bu hayvanlar bazı üyelerini toplum için kendilerini feda etmekle görevlendirirler. Bu öncüler yolları üzerinde karşılaştıkları şüpheli besinlerin tadına bakarlar, işte bu fareler hep dişisi olmayan genç erkek fareler arasından seçilir. Topluluğun öbür üyeleri yani yaşlılar, dişiler ve yavrular fedai farelerin yaptıkları deneyin sonucunu gözlerler, işte bu nedenle farelerin dolaştıkları yerlere, arsenik gibi etkisini hemen gösteren zehirli maddeler koyarak , farelerden kurtulabilmek son derece güç bir iştir.
Az gelişmiş canlı türlerinde, iki varlık üremek için birleşince, erkek ve dişinin her biri, yumurtanın meydana gelmesi için gerekli malzemenin yarısını sağlar. Daha gelişmiş türlerde ise söz konusu oluşum daha karmaşık ve değişik bir biçim alır. Eğer erkeğin katkısı, sadece kalıtsal bir katkı olarak sınırlanırsa dişi besleyici maddeyi de sağlayarak erkekten daha fazla bir katkıda bulunmuş olur.
Balık yumurtaları küçük boyda oldukları halde, çıplak gözle görülebilirler; buna karşılık erkeğin tohum sıvısını meydana getiren öğeler, gözle görülemezler. Daha gelişmiş türlere doğru gidildikçe örneğin, balıklardan ve kurbağalardan sürüngenlere, sürüngen hayvanlardan kuşlara geçildikçe erkeğin katkısıyla dişinin katkısı arasındaki farklılaşmanın, giderek daha çoğaldığı görülür.
Canlılar, ne kadar gelişmiş bir aşamaya erişmişse, yavrularının sayısı da o kadar az olur. Balıkların yavruları binlerle belirtilebilecek bir sayıya ulaşır. Doğal koşulların sertliğinin getirdiği ayıklama, balıkların çok sayıda üremelerini gerekli kılmıştır. Bu durum, türün yaşantısını sürdürebilmesi için temel bir koşuldur. Buna karşılık kuşların, yaşantıları boyunca sadece birkaç düzine kadar yavruları olur. Yavruların sayısı yumurtaların boyutu ile ters orantılıdır. Kuşların yumurtaları ne kadar büyükse yavrularının sayısı o kadar az olur. Genel olarak yumurta içinde beslenmeye ayrılmış olan kitle arttıkça erkek üreme hücreleri yani spermatozoitler aynı ölçüde artmaz. Spermatozoitlerin (meni hayvancıkları) sayısı ve boyutu değişiklik göstermez. Balıklardan kuşlara, köpekten insana geçildiği zaman kalıtsal açıdan erkeğin rolü değişmez. Erkeğin rolü kalıtsal öğeleri aktarmaktan ibarettir. Oysa. dişiler, kalıtsal rolleri aynı kalmakla birlikte, gelişmiş türlerde daha az sayıda, fakat daha besleyici yumurtalar meydana getirirler.
Aslında, üreme açısından, henüz farklılaşmaya erişmemiş türler için, erkek ve dişiden söz etmemek doğru olur. erkek ve dişi ayırımı ancak görevlerde bir özellik meydana geldiği zaman bir anlam kazanır. Bu durumda, canlının oluşmasını sağlayan taraflardan biri yavruya kalıtsal öğeleri aktarır, öbürü de bundan başka yavrunun doğum aşamasına erişmesini sağlayan olanağı verir. Ana ve babanın getirdiği katkılardaki bu fark, türlerin yapılarının daha karmaşık bir nitelik aldığı ölçüde çoğalır. Balıktan kurbağaya, kurbağadan sürüngen hayvana doğru olan gelişme, sadece sayısal bir ayrılık gösterir. Yani gelişmiş türde dişi, daha az sayıda yumurta meydana getirir ve yumurtada daha fazla besleyici madde bulunur.
Bazı sürüngen hayvanlarda (örneğin engerek yılanında), sayısal olmayan bir değişikliğin ilk belirtileri ortaya çıkmaya başlar. Anne yumurtaları vücudunda saklayarak onları korur ve çatlama aşamasına gelmelerini sağlar. Bu oluşum, doğurarak üreme aşamasına doğru atılmış ilk adımdır. Kuşlarda dişi, birçok hafta süresince kuluçkaya yatarak yumurtalarını korur ve ısıtır. Bazı teleosteen (gövdelerinde tümüyle kemikleşmiş bir iskelet bulunan balıklara verilen bilimsel ad) lerin de ilginç üreme alışkanlıkları vardır. Söz konusu balıklarda dişi ya da erkek daha önce yumurtlanmış olan yumurtayı tekrar kendi gövdesinde barındırır. Bu durum, yumurtasını karın cebine yerleştiren erkek deniz atında da görülür. Memeli hayvanlarda ise anne artık yumurtayı, yumurtası karnında açılan hayvanların (ovovivipar) dişisinin yaptığı gibi, gövdesinin içinde barındırmakla yetinmez. Yumurtaya kendi kanı tarafından sağlanan besleyici öğeleri ve oksijeni plasenta aracılığı ile geçirir. Bu nedenle artık memelilerde yumurtaların besleyici öğeler içermelerinin bir gereci kalmaz. Bir memeli hayvanın yumurtası, kendisini dölleyecek olan spermatozoit ile karşılaşmadan önce ufacık bir boyuttadır. Döllenmeden sonra, beslenmesi için gerekli maddeler doğrudan doğruya anne tarafından sağlanır. Oluşturduğu artıklar ve karbon gazı da, yine anne tarafından yok edilir. Bu önemli Dir aşamadır; çünkü böylece anne, yavrusuna sürüngenlerde anne karnı tarafından sağlanan korunmanın ya da kuşlarda kuluçka devresi boyunca verilen sıcaklığın çok ötesinde bir yardım sağlamış olmaktadır. Üstelik anne doğumdan sonra da yavrusunu emzirerek besleme görevini, az ya da çok bir süre boyunca daha sürdürür.
Demek ki, memeli hayvanların dişisi annenin doğumdan önce yavruya yardımcı olması açısından en gelişmiş örneği meydana getirir. Bu aşama milyonlarca yıl boyunca gerçekleşmiş olan bir gelişmenin sonucudur. Taşıl (fosil) ların, kanguru ve gagalımemeli (ornitorenk) gibi ara aşamalarda kalmış bazı hayvanların incelenmesi bu gelişim hakkında yeterince fikir vermektedir.
Kanguruda ve genellikle keseli hayvanlarda plasenta yoktur; dölüt dölyatağı mukozası tarafından salgılanan bir sütle beslenir. Bir anlamda zamanından önce doğan yavru kangurunun annesinden ayrı yaşamak olanağı yoktur. Bunun için annesinin karın cebine sığınır ve buradan meme emer. Bu beslenme, kendi kendine hareket edebileceği, bulunduğu yerden başka bir yere gidebileceği güne kadar devam eder.Gagalı memeli adlı memelinin ise daha şaşırtıcı özellikleri vardır. Bu hayvan sürüngenlerle memeliler arasındaki bir aşamada bulunur. Sürüngenler gibi yumurtlar, memeliler gibi yavrularını emzirir.
ERKEĞİN ROLÜ
Kromozomlar deoksiribonükleik asit içeren moleküllerden oluşurlar. Bunlar kalıtsal öğeleri taşırlar. Kalıtsal öğelerin organik proteinlere aktarılması, kalıtsal niteliklerin aktarımını da sağlar.
Erkeğin üretim olayına katılışının, balıklarda olduğu gibi spermatozoitleri çıkartmaktan ibaret olduğu söylenebiIirse de, bu karşılaştırma, sadece fizyolojik inceleme açısından geçerlidir. Gerçekten de erkeğin ailesi ile ilgili davranışları dikkate alınırsa, birbirine çok yakın türler arasında bile önemli farkların olduğu meydana çıkar. Bazı balık türlerinde erkek yavruları gözetir ve savunur. Bazı erkek kuşlar kuluçka devresi boyunca dişinin yerini alarak kuluçkaya yatar ve daha sonra dişinin yuvadaki kuş yavrularını beslemesine yardım ederler. Buna karşılık köpek ya da kedi gibi gelişmiş türlerde erkek, yavrularına karşı ilgisiz kalır. Toplumsal davranışlar açısından, erkeğin etkinliğinin farklılıklar gösterdiği kesin bir gerçektir, fakat söz konusu farklılıklarla türlerin farklılaşmaları arasında önemli bağlantı noktaları kurabilmek olanak dışıdır. Bununla birlikte bu gözlem, türün korunmasında ve yayılmasında, erkeğin rolünün değişmediği ve hep aynı kaldığı anlamına da gelmez. Göz önünde tutulması gereken nokta, bu gelişmenin erkeğin sadece kendi yavrularına farşı değil, türünün tümüne karşı tutumuna ilişkin olduğudur, örneğin tarlakuşu yavrularını sadece beslemekle yetinirken, erkek geyik, sürüsünün dişi geyiklerini ve yavrularını et yiyen yırtıcı hayvanlara karşı savunur. Yine örneğin tarla faresi sürüsünün tümüne ait olacak bir yer için savaşmaktan kaçınmaz. Türlerin büyük çoğunluğunda erkeğin koruyucu rolünü, cinsel ve türemeye ilişkin rolünden ayırmak gerekir. Erkeğin işlevi ailesel olmaktan çok, toplumsaldır. Hatta, örneğin kedi gibi, birlikte yaşama biçimi açısından gelişmiş bir düzene sahip olmayan türler arasında bile erkeğin tutumu dişinin davranışlarından daha farklıdır, hrkek kedi üreme hakkını savunmak için, öbür erkek kedilerle savaşmak, dişisini ele geçirmek, birlikte yaşayacakları yeri elde etmek ve saldırganlardan korumak zorundadır. Yenilen taraf uzaklaşıp gitmek ya da topluluğun dışında yaşamak zorunda kalır. Sözünü ettiğimiz çekişmede, türün yaşantısı için ikili bir yarar görülebilir. Bir yandan türün devamlılığı en güç ve en cesur erkek tarafından
sağlanırken, bir yanda da yenilgiye uğrayanlar başka yerlere göç etmeye zorlanarak türün sürekli olarak daha geniş alanlara yayılmasına olanak hazırlar.
Erkeğin davranışının değişmesi ile, dişinin fizyolojik gelişmesi arasındaki uyum kusursuz bir uyumdur. Gelişmiş türlerde dişi, giderek daha fazla bir ölçüde zamanını işlerine ayırırken, erkekte böyle bir değişme olmaz. Gerçekten de erkek, soyunun üremesi ile ilgili malzemeyi aktarıp, yukarıda belirtilen etkinliği sürdürmekle yetinir. Bununla birlikte bazı omurgalılarda, iki cinsin sayıca dağılımı eşit olduğu halde, dişi tüm yaşantısı boyunca sadece birkaç yüz yumurta oluşturur ve sınırlı sayıda yavru meydana getirir. Kuşkusuz bu gözlem insan türü için de geçerlidir.
Bu yüzden bir dişinin kaybı, türün korunması ve yayılması açısindan önemli bir olaydır. Buna karşılık yerini alacak başka bir erkeğin bulunması zor olmadığı için, bir erkeğin kaybı biyolojik açıdan önemli değildir. Zaten birçok hayvan topluluklarında, dişilere tehlikeli ve güç görevlerin verilmemesi dikkat çekicidir. Bu konuda fareler ilgine bir örnek mevdana getirirler. Canlı bir zekya ve gelişmiş bir toplu yaşama düzenine sahip olan bu hayvanlar bazı üyelerini toplum için kendilerini feda etmekle görevlendirirler. Bu öncüler yolları üzerinde karşılaştıkları şüpheli besinlerin tadına bakarlar, işte bu fareler hep dişisi olmayan genç erkek fareler arasından seçilir. Topluluğun öbür üyeleri yani yaşlılar, dişiler ve yavrular fedai farelerin yaptıkları deneyin sonucunu gözlerler, işte bu nedenle farelerin dolaştıkları yerlere, arsenik gibi etkisini hemen gösteren zehirli maddeler koyarak , farelerden kurtulabilmek son derece güç bir iştir.